Kategori: Blog

Eylül 12, 2015

Kayıp insanoğlunun baş etmekte zorlandığı bir deneyimdir. Varlığına alıştığımız-bağlandığımız bir şeyden kopmak acı verir. Bu kopma değer verdiğimiz bir eşyanın kaybı kadar somut, ya da bir hayalin kaybı kadar soyut olabilir. Kaybımız için yas tutarız. Yas bu noktada bizi “iyileşmeye” götüren bir süreç gibidir, yani o şey olmadan yaşamaya tekrar alışmak. Yasın evreleri yaygın biçimde bilinir; süreler ve şiddeti değişse de birçoğumuz bu evrelere paralel tepkiler veririz. Yas süreci önce inanmama ve inkâr, sonra şok ve uyuşma, ardından arzu etmek, çaresizlik ve hayatı tekrar düzenleme ile son bulur. Böylece kayba uyum sağlar ve öncesinden farklı da olsa yaşama devam ederiz. Net-açık durumlar için böyledir. Peki ya kayba dair belirsiz durumlar? Daha karmaşık kayıp durumlarına verilen tepkileri Pauline Boss “Belirsiz Kayıp” (ambiguous loss) olarak tanımlamaktadır. Kısaca, kaybın “ölüm” gibi net tanımlanamadığı durumları içermektedir, kaybettiğimiz kişi bir yandan burada iken bir yandan değildir. Belirsiz kayıp, kayba dair bir kapanış yapmayı engeller ve kişi üstünde travmatik bir etki yaratır. Boss iki tip belirsiz kayıp tanımlıyor: “Fiziksel olarak yok – Psikolojik olarak var” ve “Psikolojik olarak yok – Fiziksel olarak var” Hoşça

Posted in Blog by admin
Eylül 12, 2015

Her şey bir akıma dönüştüğünde abartma eğilimimiz malumdur. Sağlığa iyi geldigini öğrendiğimiz bir ürünü aşırı tüketip zehirlenmek gibi, son birkaç yıldır kişisel gelişim kitaplarının farklı kavramlaştırmalarla sunduğu “pozitif düşünme” ilkesi de maalesef böyle. Bu akım içerisinde bolca duyduğumuz kavramlar; olumlu-pozitif düşünmek, beyni yönetmek, sır, çekim yasası, kuantum vs. Bugün artık soyut kavramları da aşıp, olguları fizik kanunları ile açıklama çabası, enerji gönderme ve alma (!) noktasına vardırmakta. Kitapçılardaki kişisel gelişim rafları tuhaf isimli kitaplarla dolup taşarken, gazete ve televizyonlarda da “düşünce gücüyle” gerçekleşen başarı hikayeleri (yenilen kronik hastalıklar vs) dönüp duruyor. Geride bıraktığı tat ise “benim yapamadığım, başkalarının yaptığı, hatta kitabını yazdığı” bir akım.

Teoloji ve felsefeyi bir kenarda bırakıp, psikoloji tarihi açısından baktığımızda öncelikle bilişsel (cognitive) modelin bu alanda düşünce sapmaları, olumsuz inançlar ve onların etkileri üstünde uzun zamandır çalıştığını görüyoruz. Yine son on yıl içerisinde “pozitif psikoloji” akımının etkisiyle de bu çalışmaların daha güçlü verilere kavuştuğu ve yeni

Posted in Blog by admin | Tags: